24 Ağustos 2004 Salı

Demirözün Görevi Doğru Bilgi Vermek


TRT çalışanı Demirin Erzuruma geçici görevle gönderilmesine ilişkin soru önergesini TRT Genel Müdürüne dayanarak yanıtlayan Bakan Atalay, Demir, Erzurumda deprem olduğu için gönderildi dedi. Haber-Sen, Erzurumda deprem olmadı diye tepki gösterdi.

Ankara - BİA Haber Merkezi
23 Ağustos 2004, Pazartesi
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Yozgat Milletvekili Emin Koç'un, NATO Zirvesi öncesinde geçici görevle Erzurum'a gönderilen TRT çalışanı Mehmet Demir ile ilgili soru önergelerini, TRT Genel Müdürü Şenol Demiröz'ün verdiği bilgiler doğrultusunda Basından Sorumlu Devlet Bakanı Beşir Atalay yanıtladı.

Bakan Atalay, Demir'in Erzurum'a görevlendirilmesinde, bir süre önce bu kentte depremin meydana gelmesinin etkili olduğunu açıkladı.

Açıklama üzerine TRT Erzurum Bürosu, bilim adamları ve Kandilli Rasathanesi'ne bu tarihlerde deprem yaşanıp yaşanmadığını soran KESK'e bağlı Basın Yayın ve İletişim Emekçileri Sendikası (Haber-Sen) Sendikası Genel Sekreteri Osman Köse, "Demir'in sürgün edildiği dönemde ne Erzurum ne de civarda deprem yaşanmadı" dedi.

"TRT'nin görevi doğru bilgi vermek"

Meclis'teki açıklamaları "vahim" olarak nitelendiren Köse, soru önergesine yanıt sağlayan TRT Genel müdürü Şenol Demiröz'e tepki gösterdi.

Köse, "Soru önergeleri Meclisin Anayasal denetim görevlerinden birisini oluşturuyor. Kamuoyunu doğru bilgilendirme görevi verilmiş bir kamu kurumu olarak TRT, bu yetkiyi kötüye kullanmaması gerekir" dedi.

Köse, tepkisini "TRT Genel Müdürünün bu görevini doğru şekilde ve yasalar çerçevesinde yerine getirmelidir" sözleriyle sürdürdü. (EÖ/BB)

16 Temmuz 2004 Cuma

CHPli Koç, Bakandan TRTyi Sordu


CHP Yozgat Milletvekili Koç, Devlet Bakanı Atalaydan, TRT muhabiri Demirin niçin alelacele Erzurumda görevlendirildiğini, TRT Genel Müdürü Demiröz göreve başladıktan sonra kaç yöneticinin işine son verildiğini ve kaç yapımın iptal edildiğini sordu.

Ankara - BİA Haber Merkezi
15 Temmuz 2004, Perşembe
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Yozgat Milletvekili Emin Koç, TRT'deki uygulamaları Devlet Bakanı Beşir Atalay'ın yazılı yanıtlaması istemiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı'na dört soru önergesi sundu.

14 Temmuz'da sunulan soru önergeleri ile, TRT Genel Müdürü Şenol Demiröz'ün yayın ve personel politikaları, TRT muhabiri Mehmet Demir'in geçici görevle Erzurum'a görevlendirilmesi soruldu.

Önergede, aynı zamanda Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu'na (KESK) bağlıBasın Yayın ve İletişim Emekçileri Sendikası (Haber-Sen) işyeri temsilcisi olan muhabir Demir'e 17 Haziran'da, bir gün sonra ve 30 gün süreyle Erzurum'da göreve başlayacağının bildirildiğine dikkat çekilerek, gazetecinin bu kadar acil görevlendirilmesinin nedenisoruldu.

"Erzurum'da muhabire ihtiyaç var mıydı?"

Önergelerde yer alan diğer sorular ise şunlar:

* Mehmet Demir'in Erzurum'a gönderildiği tarihlerde İstanbul'a Ankara'dan kaç muhabir görevlendirildi?

* Erzurum'da görev yapan 4 muhabire karşılık, fiilen çalışan kameraman sayısı sadece 1 olduğuna göre ve kadrosunun boş olduğu düşünülürse ek bir muhabire neden ihtiyaç duyuldu?

* Bu ihtiyaç, 17 Haziran'da mı ortaya çıktı? 18 Haziran'da göreve başlamasını gerektiren aciliyet nedir? Niçin hazırlanma ve yol süresi hesaba katılmadı?

* Yasalarla sendikal çalışmalar güvence altına alınmışken, bir temsilcinin şehir dışına yollanması, bu yasaların açık ihlali değil mi?

* Haber bültenlerinde tarafsızlık ilkesini açıkça ihlal eden, çalışanlar arasında sendikal ayrımcılık yaparak görevini kötüye kullanan Tuğrul Utku hakkında işlem yapılması düşünülüyor mu?

"Kaç yönetici görevden alındı?"

* Demiröz görevi devraldığı 12 Ocak 2004 tarihinden sonra kaç yönetici görevden alındı? Kaç yönetici ve danışmana atama yapıldı?

* Atanan kişilerin isimleri, atandıkları görev ve mezuniyet durumları nedir? Atananlar arasında kaç kadın vardır? Görevden alınanlar arasında sendika üyesi var mı? Varsa, bu kişiler hangi sendikanın üyesidir?

* TRT Genel müdürü Demiröz'ün göreve gelmesinden sonra kaç program yayından kaldırıldı? Bunların gerekçesi nelerdir?

* Demiröz göreve gelmesinden sonra TRT prodüktörlerine kaç program önerisi geldi? Bu önerilerden kaçı kabul edildi? Reddedilenler niçin reddedildi? Kabul edilen önerilerden ne kadarının yapımı başlatıldı?

* Demiröz göreve geldikten sonra dış yapım ve ortak yapım kaç proje başlatıldı? (EÖ/BB)

23 Haziran 2004 Çarşamba

Gazeteci Demire Sürgün, Örgütlenmeye Karşı


Gazeteciler, TRT muhabiri ve Haber-Sen işyeri temsilcisi Demirin Erzurumda görevlendirilmesini sürgün olarak nitelendirdiler. Çalışlar, TGC olarak tepkimizi göstereceğiz; Toluay ve Güven, Gazete ve gazeteciler tepkisiz kalmamalı diyor.

Erzurum - BİA Haber Merkezi
22 Haziran 2004, Salı
NATO Zirvesi öncesinde ani bir kararla Erzurum'a geçici görevle gönderilen TRT İstanbul muhabirlerinden ve Basın Yayın ve İletişim Emekçileri Sendikası (Haber-Sen) işyeri temsilcisi Mehmet Demir, dün (Pazartesi) Erzurum'a vardı.

17 Haziran akşamı alınan bir kararla bir ay süreyle Erzurum'a görevlendirilen gazeteci Demir, TRT Bölge Müdürlüğü'nün anlaşmalı olduğu bir otelde kalıyor. TRT Bölge Müdürlüğü'nde montaj imkanı olmadığı için bir süredir haber yapılmıyor.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu ve Temsilciler Komitesi üyesi Oral Çalışlar, gazeteciler Senem Toluay ve Oğuz Güven, Demir'in Erzurum'a gönderilmesini"sürgün" olarak nitelendirdiler.

Çalışlar : "Sürgün örgütlenmeye karşı"

TGC üyesi ve TGC Temsilciler Komitesi üyesi Oral Çalışlar, konuyu TGC Yönetim Kurulu gündemine getireceğini belirterek gerekli tepkinin gösterileceğini açıkladı.

"Bu olay tabi ki bir sürgün" diyen Çalışlar, uygulamanın gerekçesine ilişkin, "Mehmet Demir orada Haber-Sen'in işyeri temsilcisiydi. Bu nedenle, olayı, orada örgütlenmeye karşı bir engellenme operasyonu olarak da düşünmek gerekiyor" diye konuştu.

Güven : "Polis isteğiyle sürgün"

Haberi ilk aldığında inanmadığını açıklayan gazeteci Oğuz Güven, "Yıllardır TRT'de çalışmış, Başbakanı, Cumhurbaşkanı'nı izlemiş ve haber yapmış bir arkadaşımızın polisin isteğiyle Erzurum'a sürülmesi dehşet verici bir olay" dedi.

Gazeteci Demir'in Erzurum'a gönderilmesini "meslek adına yüzkarası bir olay" sözleriyle değerlendiren Güven, uygulamanın "gazeteciliğin ayaklar altına alınması anlamına geldiğini ve meslek onurunu hiçe saydığını" belirtti.

TRT İstanbul Radyosu'nda masa ve dolapların aranmasına izin verilmesine de tepki gösteren gazeteci Güven, gazete ve gazetecilerin duruma sessiz kalmamaları gerektiğini ifade etti.

Güven, "Gerçi TGC, Haber-Sen gibi örgütler açıklama yaptıklar ama gazetecilerin de tepkilerini göstermeleri gerekiyor. Gazetelerde bir şey göremiyoruz. Böylesi uygulamaları nitelendirmede kelime bulmakta zorluk çekiyorum" dedi.

Toluay : "Hiçbir gerekçesi olamaz"

"Demir yıllardır sadece gazetecilik yapan bir arkadaşım" diyen CNN Türk televizyonu sunucusu Senem Toluay, "Gazetede okuyunca çok şaşırdım. Hiç bir gerekçe bu uygulamayı haklı gösteremez. Anlaşılır bir tarafı da yok zaten" diye konuştu.

Toluay, şöyle devam etti : "Diğer basın kuruluşlarının da NATO Vadisi'nde bulunduklarını bir an düşünelim. Kaç gazeteci aynı uygulamaya tabi tutulacaktı? Nereden baksan elinde kalıyor. Meslek örgütleri ve gazetecilerin duruma sessiz kalmaması gerekiyor".(EÖ)

22 Haziran 2004 Salı

TGC : Dolapları Arama Kararı Saygısızlık

Daha önce gözaltına alınan 8 kişiden biri olan TRTde işyeri temsilcisi Mehmet Demir fakslı emirle geçici görevle Erzuruma gönderildi. NATO Zirvesi gerekçesiyle dolaplarının aranacağı açıklanan TRT çalışanları, siyah kurdele eylemi yaptı.



İstanbul - BİA Haber Merkezi
21 Haziran 2004, Pazartesi
Daha önce TRT İstanbul Radyosu'nun sekiz çalışanını gözaltına alan polis, NATO Zirvesi'ni gerekçe göstererek şimdi de TRT çalışanlarının dolaplarını arayacak.

TRT'de çalışan ve sendika işyeri temsilcisi de olan Mehmet Demir ise 17 Haziran'da Ankara'dan gelen fakslı emirle Erzurum'a geçici görevle gönderildi.

Mayıs sonunda gözaltına alınan sekiz TRT çalışanı arasında yer alan Demir'e, bir değerlendirme toplantısının ardından, "Erzurum'da 30 günlüğüne görevlendirildiği ve ertesi gün (Cuma) otobüs yolculuğuyla görev yerinde olması gerektiği" bildirildi.

Altı yıldır TRT'de çalışan ve akreditasyon gerektiren pek çok toplantıyı haberci olarak izleyen Demir'in bu görev değişikliği "sürgün" olarak değerlendirildi.

Dolapların aranmasını protesto eden TRT çalışanları ise, yaptıkları toplantılar sonucunda tepkilerini dolaplarına siyah kurdele asarak gösterdiler. Ancak polis şimdilik bir arama yapmadı.

Basın Yayın ve İletişim Emekçileri Sendikası (Haber-Sen) adına Genel Başkan Kemal Keleş, bir basın açıklamasıyla polisin TRT'de başlattığı uygulamayı sert şekilde eleştirdi.

Uygulamalara tepki gösteren Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Başkanı Orhan Erinç,"TRT çalışanlarına reva görülen masa ve dolapları arama kararını her kim vermişse saygısızlığı da simgeliyor" açıklaması yaptı.

"Bunu BBC veya RAI'ye yapabilirler miydi?"

Tepkisini "Hangi ülkede Bay Bush ve NATO'cu arkadaşları oraya gidiyor diye ülkenin kamu yayıncılığı yapan kurumunun yayınları böylesine aksatılabilir?" şeklinde gösteren Haber-Sen, "Bunu BBC'ye, RAI'ye ya da ZDF'ye yapabilirler miydi?" diye de sordu.

Personele ait dolapların aranması yanı sıra, TRT çalışanları 22 Haziran'dan itibaren binaya yan kapıdan girip çıkmaya başlayacakları ve 26-27-28-29 Haziran tarihlerinde de TRT radyosunda yayının çok az sayıda kişiyle ve zor koşullarda sürdürüleceğini dikkat çeken Keleş, uygulamaları şöyle eleştirdi :

* Personelin dolaplarında ne küçük Iraklı çocuk ölüleri ne de başlarına torba geçirilmiş çıplak esirler çıkacak. Ne nükleer başlıklar, ne bombalar, ne F-16'lar, ne de çil çil dolarlar.

* Tüm bu kararlar yayından sorumlu yetkililere ve çalışanlara danışılmadan alınıyor, onların tüm itirazlarına kulak tıkanıyor.

* TRT çalışanları merak ediyor ve soruyor: Kimi kime karşı koruyorsunuz?

* Ülkemize, şehrimize soğukkanlı bir seri katil geliyor ve Türkiye'de yetkililer sürekli onu bizden koruma ihtiyacı içine giriyorlar!

Erinç : "Dolap arama saygısızlık"

TGC Başkanı Erinç ise, NATO doruğu nedeniyle alınan önlemlerin kapsamını ve yöntemini eleştirerek "kantarın topuzu kaçırılırken kendine güvenmeyen devlet imajı yaratmak sonucunu doğuracak uygulamalarla karşı karşıya kalıyoruz" dedi.

Uygulamayı anlamanın güç olduğunu açıklayan Erinç, şunları söyledi:

* Bir dizi güvenlik soruşturması sonunda TRT'deki meslektaşlarımıza reva görülen masa ve dolapları arama kararını her kim vermişse saygısızlığı da simgeliyor.

* Kendisini temsil eden görevlilere bile güvenmeyen bir devlet anlayışıyla, tüm yurttaşlara güven duymayı gerektiren demokratikleşme sürecinin başarıya ulaşacağını bekleyenleri karamsarlığa düşürmek tutarlı bir yaklaşım sayılamaz. (EÖ/YS)

27 Mayıs 2004 Perşembe

Polisi TRTye Sokan Anlayışı Kınıyoruz


NATO Zirvesi öncesi gözaltına alınan 8 TRT çalışanından 4ü halen gözaltında. Haber-Sen Başkanı Keleş, Soruyoruz, işkenceci ve savaş suçlusu Bush ve Blair de İstanbula geldiğinde göz altına alınacak mı? diyerek uygulamayı kınadı.

İstanbul - BİA Haber Merkezi
26 Mayıs 2004, Çarşamba
NATO Zirvesi öncesi polisin "Emniyete başvuruları sağlansın" yazısı üzerine harekete geçen Harbiye Karakolu, TRT idaresinin izin vermesiyle sekiz TRT çalışanını gözaltına aldı.

Çalışanlardan dördü serbest kalırken, İsmail Hakkı Uzun, İlhan Şencan, Basın Yayın ve İletişim Emekçileri Sendikası (Haber-Sen) üyesi Mehmet Demir ve İbrahim Uzun adlı çalışanlar, askerlik sorunu veya isim benzerliği gibi gerekçelerle gözaltında tutulmaya devam ediyorlar.

Haber-Sen'in bağlı olduğu Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu'nun (KESK) avukatı Murat Altındere, Bianet'e yaptığı açıklamada Emniyetten tatminkar bir açıklama yapılmadığını, uygulamaya son verilmesinden sonra yetkililer hakkında "şahıs hürriyetini ihlal" gerekçesiyle yasal girişimde bulacaklarını bildirdi.

Ayrıca, Bianet'in ulaştığı gözaltındaki çalışanlardan Mehmet Demir, serbest bırakılmak üzere olduklarını ancak işlemlerin sürdüğünü belirtti.

NATO Zirvesi öncesi TRT çalışanlarının tabi tutuldukları uygulamaya Haber-Sen sert tepki gösterdi.

Haber-Sen Genel Başkanı Kemal Keleş, "Görevleri nedeni ile bugüne kadar en stratejik yerlere giren bu kişiler NATO Zirvesi yüzünden birdenbire nasıl potansiyel suçlu ilan edildi?" diye sordu.

"Potansiyel suçlu ilan edenleri kınıyoruz"

Aralarında, muhabir ve koruma güvenlik memurunun da bulunduğu 8 kişinin yıllardır TRT'de çalıştıkları ve aylarca güvenlik soruşturmasından geçerek bu göreve getirildiklerine dikkat çeken Keleş, tepkisini şöyle ifade etti :

* Bugüne kadar görevlerini yapmaktan başka kaygıları olmayan çalışma arkadaşlarımızı suçlu ilan edenler kimler?

* Bilinmeyen güçler mi, bilinen güçler ve gizli haber alma teşkilatları mı? Bu operasyon daha ne kadar sürecek? Daha kaç bin kişi göz altına alınacak?

* Soruyoruz, işkenceci ve savaş suçlusu Bush ve Blair de İstanbul'a geldiğinde göz altına alınacak mı?

* TRT çalışanlarını potansiyel suçlu ilan eden emniyet görevlilerini ve polisi TRT'ye sokan yönetim anlayışını protesto ediyoruz.

* TRT yöneticilerine bir kez daha hatırlatıyoruz. TRT, Anayasanın 133'üncü maddesinde özerk bir kurum olarak tanımlanmıştır. Özerk bir kuruma yöneticiler davet etmediği sürece emniyet kuvvetleri giremez. (EÖ/BB)

4 Şubat 2002 Pazartesi

Romantik makyajı kazıyınız, altından insan çıkar (*)

03/02/2002

MEHMET DEMİR (Arşivi)

Feride Zülfü'ye sorarsanız (*), kadınların istekleri öyle mütevazı ve sade ki, bunları koca bir erkek ordusu içinde karşılayabilecekbir insana rastlanmaması ve bunca kadının"erkeklere kıran girdiğini" düşünmesi şaşılacak bir durum.

Nedir Feride Zülfü'nün iki taşın arasında sıralayıverdiği beklentiler? Bir kez daha dönelim geçen haftaya ve hatırlayıverelim:

"Sorsanız istedikleri çok şey değil; şöyle yüreğinin ışıltısı yüzüne vuran, Allah vergisi bedenini bir kompleksler yumağına dönüştürmeden taşımayı beceren, ne istediğiniya da neden hazzetmediğini bilen, kendi kapasitesini ve yeteneğini değerlendirmede gerçekçi olan, kişisel etiğine uymayan durumlara çelişkiler içinde ayak uydurmaya çalışarak şebekleşmeyen ve de bir tavrı, duruşu, sürprizi olan, adam gibi bir adam işte. Daha fazlasını istemiyor pek çok kadın."

Böyle birini bulsa, cinsiyetine bakmadan bütün bir hayatı paylaşmaya çoktan razı kaç kişi vardır bu dünyada, düşünsenize...

Bir kere, yüreğinin ışıltısı gözlerine vuracak. Çevrenize bakın lütfen. Cinsiyetini de bir yana bırakarak, yüreğinde ışıltı kalmış kaç insan görebiliyorsunuz? Böyle bir ülkede yaşayıp, içinde bu ışıltının kırıntılarını olsun taşıyan insanların kaçının yüzünde bunun izlerine rastlayabiliyorsunuz?

Kaç kişiyse, onları bir kenara koyun. Çünkü onlar arasında yeni bir eleme yapmak üzere şartnameye geri dönüyoruz:

"Allah vergisi bedenini bir kompleksler yumağına dönüştürmeden taşımayı becermek!"

İşimiz biraz daha zorlaştı: Yüreğinin ışıltısı yüzüne vuran insanlar arasında (biz kadın-erkek ayrımı yapmadan sürdürüyoruz keşif uçuşumuzu) aynı zamanda bedenini kompleksler yumağına dönüştürmeden taşıyabilenleri bir kenara ayırıyoruz ve geri kalanları da, önceki elemeden geçemeyenlerle birlikte çöpe atıyoruz.

Elimizde kalanlar arasında yapılacak seçimin aşamaları epey uzun. Sizleri sıkmadan sıralarsak, ne istediğini ve neden hazzetmediğini bilenler arasında kendi kapasitesini ve yeteneğini geliştirmede gerçekçi olanları ayırıp, onların içinden de, "kişisel etiğine uymayan durumlara çelişkiler içinde ayak uydurmaya çalışarak şebekleşenleri" saf dışı bırakacağız.

Burada, on dakikalık bir ihtiyaç molası verip "biz n'apıyoruz yaa!" deyip dememek, sizin tercihiniz. Yazı, böyle bir soluklanmaya bile gerek duymadan, devam ediyor. Madem biz de bu yazının kılavuzluğunda keşfe çıktık, böylesine mütevazı istekleri ve koşulları karşılayan güzide insan topluluğuna nasıl varılacağının izini birlikte sürmeye devam edelim:

Şebekleşmeyen insanlar arasında yapacağımız elemede, bir tavrı, duruşu, sürprizi olanları seçip, geri kalanları az önceki çöplüğe yollayacağız. Elimizdekiler, "adam gibi adamlar işte". "Daha fazlasını istemiyor pek çok kadın." Güzel. Bunca asırdır kadınların ne istediğiniaraştırıp bulamayan milyonlarca bedbaht âşık, nihayet bu yazının kılavuzluğunda eksiklerini tespit etme şansını yakalıyor.

Daha fazlasını istememeleri de bir nevi tevazu sayılabilir aslında. Aynı yazıda, erkeklerin bu konudaki düşüncesine de yer veriliyor: "Erkeklere soracak olursanız kadınların istediklerinin bunlarla hiç ilişkisi yok. Kadınlar güç, statü, rahat bir yaşantı ve gelecek güvencesiistiyorlar. Geri kalanı romantik makyaj."

Yazının belki de en inandırıcı yeri burası.

İlk bloktaki beklentilerin karşılanması pek güç olduğu için, birçok kadın, güç, statü, rahat bir yaşam ve gelecek güvencesine "fit" olmayı yeğleyebilir.

Örgüt çökertiliyor!

Ece Ayhan, bütün tanımları aşan dizeleriyle, hepimizi teslim alıyor: "Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler!"

Ne var ki, yeryüzünün gelmiş geçmiş en güzel örgütü, hızla kan kaybediyor. Bütün hücreleri teker teker çökertiliyor, bütün üsleri elden gidiyor. Çünkü artık, aşkı, şairler değil, reklamcılar, modacılar ve Amerikan film endüstrisi tanımlıyor. Ve aşk ne yazık ki bir örgüt olmaktan çıkıp, alabildiğine kârlı bir konsorsiyuma dönüşüyor.

Oysa aşkın içinde sayılara yer yoktur. Ne göze alınan tehlikelerle ölçülür, ne de nelerden vazgeçildiğiyle tartıya gelir. Aşk, ölçüsüzlüğün, hesapsızlığın, tartısızlığın doruğudur. Orada yerçekimi yoktur, orada oksijen zehirlenmesinden ölebilirsiniz. Ve eğer şansınız varsa, ölürsünüz de. Sonrası, gözbebeklerinizi sızlatan bir gündoğumudur. Eğer, aşk, erkekler, kadınlar üzerine etraflı bir tahlile girişeceksek, bu devirde korunmamız gereken ilk tehlike, serbest piyasa jargonu olsa gerek. Aşkı ve âşığı, bir kalifikasyon hesabına indirgeyemezsiniz. Sorun, belki de, bir yaşamı bölüşebilmenin koşullarını, ortamını, duygularını, ilkelerini, daha da ileri giderek kültürünü yaratmak yerine, okula kaydolurken, üniversitelere seçilirken, bir işe başvururken bize yapılanı, bizim de ötekine yapmamız: Bir dizi madde sıralamadan masaya oturmaya yanaşmamızı engelleyen kibrimiz, egosantrizmimiz. Sıraladığımız isteklerin karşılığında bizim ne vereceğimizi, bu istekleri neden hak ettiğimizi, ötekinin bu koşulları neden sağlaması gerektiğini hiç düşünmememiz.

"Çözecek gücüm yoksa şikâyetlenirim; bölüşmeğe gönlüm yoksa kapışırım; birleşmek zor geliyorsa yarışırım. Çünkü böyle öğrendim." Böylelikle, harcı bile eksik karılmış güdük sevgilerimiz de gitgide daha dayanıksız ve kırılgan hale gelir.

Boşanmaların geçmişe oranla çok fazla artması, kadının sosyo-ekonomik gelişimiyle açıklanabilir. Ama ya, birbiri ardına, başlamadan bitiveren ilişkiler, geride küçücük bir sızı bile bırakmaksızın, hatırlanmamak üzere yiten aşklar, kolaycacık vazgeçilen sevgiler?

Birlikte yenecek bir çöreğin hamurunu birlikte karmanın zevkini öğrenmek için yeni keşiflere çıkmamız gerekiyor belki. O harcın içine ne katacağını düşünmeden hep istemeyi, şart koşmayı ve eline geçenleri tüketmeyi seçen insanlar mutsuz! Onları taklit ederek onlardan daha mutlu olma şansımız zaten yok.

İşin bir de toplumsal arka planı var. Neredeyse bütün insani ve ahlâki değerleri, cürüm işlemek için oluşturulmuş teşekküllerce hortumlanmış bir toplumun, ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk gibi tehditlerle ablukaya alınmış bireylerinin, birbirlerine besleyebilecekleri en güzel duyguları piyasa kurallarının merhametine teslim etmesi, vicdansızlık olur. Tüketilmemiş, harcanmamış,tezgâha konmamış neyimiz kaldı?

Çocuklarımıza, sevmek denen şeyin yakıtının bizde olduğunu öğretmek zorundayız. Ağrısız, sızısız, emeksiz, çabasız bir yaşam yok. Aşk, mangal gibi yürek istiyor. Sevgi(li) de kataloglardan seçilmiyor.

Bu türden listelerin tümden yararsız olduğunudüşünmüyorum tabii. Hazır bir liste çıkarmışken, elimizdeki cetvellerle, başkaları yerine kendimizi ölçebiliriz. Bu da çok saygıdeğer bir iş olur. Sayılanların, öyle liste yapmak kadar kolay şeyler olmadığını öğrenebiliriz belki.


(*) 03/02/2002 Tarihli Radikal İki'de yayınlandı.

14 Ocak 2002 Pazartesi

Darbesiz kuşaklarda da darp izi var

13/01/2002

MEHMET DEMİR (Arşivi)

90'lılar kimdi? Hayalleri nelerdi ve kim(ler) kırdı bu hayalleri? Sanem Soyarslan'ın Radikal İki'deki yazısını okuduktan sonra geriye kalan, bu soruların yanıtları değil, çok uzun süredir pek alışık, pek aşina olduğumuz kekre bir tat, hüzünlü bir iç geçirme, kısık sesli bir sayıklama ya da çok uzaklara değil, şöyle iki adım öteye bir dalıp gitme oldu.

Yazı hiçbir sorunun yanıtını vermediği için değil, sorduğu bütün soruların yanıtını bildiği için; bütün o yanıtları biz de bildiğimiz için. Yani, herkes her şeyin farkında olduğu için böyle. İnançsız bir "Allah'tan umut kesilmez" hali.

Sanem Soyarslan'ın sözleri, yazının sonundaki "peki biz 90'lılar dışarıdan nasıl görünüyoruz" sorusuna gerek kalmadan da kışkırtıcıydı yeterince. Bütün bir yazı boyunca, yaşama, insana, dünyaya dair bütün hayallerimizin enkaz altında kaldığı yıllarda, kendi kuşağımızı tanımlama, kendimizi anlatma, ama en önce de anlama çabalarımızı andım sık sık. "Biz de böyle demiştik", "yok, bizde böyle olmamıştı" türünden karşılaştırmalarla, iki kuşak (biz bir kuşak mıydık, bu sorunun yanıtını bulabilmiş miydik?) arasında gidip geldim.

80'lerin rengi yeşil

Belki çok toptancı bir ifade olacak ama, bizler, yani 12 Eylül ikliminde politik bir tutum takınmaya çabalayan gençler, 68'lilerinya da 78'lilerin yarattığı kuşak anlayışının tersine döndüğü bir dönemeçte sıkışıp kaldık. Çünkü biz, önceki kuşaklardan çok, kendi kuşağıyla çatışmak, mücadele etmek zorunda kalan, toplumuyla birlikte kuşağı içinde de yalnız ve ayrıksı kalan iyi huylu bir ur olarak yaşadık o dönemlerimizi. Belki de bu nedenle, bizim kuşağımız adına (80'liler mi demeli?) konuşabilecek insanlardan biri olmasam gerek.

Ancak, kuşağımızın bizi azınlıkta bırakan kesiminin de, hayata, dünyaya ya da kendine dair bir şeyler söyleme derdi hiç olmadı.

80'lerin tablosunda baskın renk, yeşildi. Önce askerî yeşil, ardından, ABD dolarının yeşili ve arasına karışmış İslamî yeşil. Toplum, hiç bu kadar esnek olmamıştı. Üzerinden bir tank geçtikten sonra formunu koruyabilmek, elastikiyet gerektiriyordu çünkü. O yüzdendir ki, bütün bir toplum lastik gibi esniyor, sünüyor, eziliyor, bırakınca eski haline geliyor, kırılmıyor, patlamıyor, çatlamıyordu. On yıldır bu terbiyeyle yetiştirilmiş gençler, yani bizim okul arkadaşlarımız, sıra arkadaşlarımız, Sanem'in sözünü ettiği "seçilme ve yerleştirilme" yarışının ilk galiplerini ve mağluplarını yetiştiren kuşağın üyeleriydi.

Yaşamanın, bir başkasının ölümüne bağlı olduğu en vahşi yarışın, yüreklerimizdeki ilk mikroplarını bulaştırdı bize bu rekabet. "Okuyabilmek için, dört kişiyi okulun dışında, yani kapıda, yani sokakta, kahvede, İş ve İşçi Bulma Kurumu'nun önünde bırakmak zorundayım!"

Mağluplar daha çok olduğu halde, bu yarışta galip gelmekten sevinç duyanlar, neden birilerinin mağlup olmak zorunda kaldığını anlayamayanlardan daha çoktu. İlk başta derin bir oh çekerek sevindiğimiz ferdi kurtuluşların, zaman içinde ağır bir yüke, taşınması güç bir sorumluluğa dönüşmesi, bizim "aptallığımız"dı elbette. Paçasını ya da kravatının ucunu birilerinin eline vermekten, kalemini, diplomasını satmaktan utananların sayısı ise, kendi ülkesinde Amerikan Doları'nın yükselmesine sevinmekten utanmayanların sayısından çok daha azdı. Umutlarımızı yitirecek, inançlarımızla başbaşa uzun bir yalnızlığa yazgılı olduğumuzu öğrenecek kadar az.

Kılıklar kıyafetler, sokaklar, meydanlar, vitrinler, tabelalar, ekranlar, gazeteler, banknotlar, muteber paralar, konuşmalar, sohbetler, sözcükler, dostluklar değişiyor, bizim ideallerimiz değişmiyordu. Değişen modaları "in" "out" karşıtlığıyla anmak "in" olduğunda, bizler çoktan "out" olmuştuk. Yaşıtlarımız, kuşak arkadaşlarımız, içinde bulunduğumuz "aymaz"lığa üzülecek, kızacak, bozulacak kadar bile ilgili değillerdi bizlerle ve çevreleriyle. Onlar için kampüsleri dolduran jandarmalardı, tuttukları şeridin çizgileri. Düşük banketlerden, keskin dönemeçlerden, heyelan tehlikesinden korunmak ve kilitlendikleri hedefe sağ salim ulaşabilmek için en güvenilir kılavuzdu, devletin çizdiği sınırlar.

Biz ise, 70 yıllık binaların birer birer üzerimize yıkıldığı günlerde, öğrenci dernekleri, dergiler ve kantinlerde yaşadığımız yalnızlığı, yeni girişimlerin bol sigara dumanlı toplantılarında aşmaya çalışıyorduk.

Sanem'in kendi kuşağı için söyledikleri çok doğru ve yerinde: "Onların ruhunu büyük ölçüde şartlar belirledi, şartları değiştirmek için verdikleri mücadele ya da başkaldırı değil." Tıpkı bizler gibi!

Belki biz iyi huylu urlar, mücadele ve başkaldırı sözcüklerini cılız seslerle de olsa son telaffuz edenler olduk, uzun süredir.

Ben hâlâ kendimden umut kesmemek için, doğum yılıma bakıp 68'lilere bir selam yolluyorum. 90'lılara ise, müsaade ederseniz ben de aranızda olmak istiyorum, diyorum. Mücadelenin ve başkaldırının sözlüğümden çıkmasına izin vermiyorum. Bu sözcüklere şapka çıkaran her kuşağın üyesiyim.


13/01/2002 Tarihli Radikal İki'de yayınlandı.

30 Temmuz 2001 Pazartesi

Ya benim "devletim" (*)

29/07/2001


MEHMET DEMİR (Arşivi)


"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi."
Kanunî Sultan Süleyman

Devletlerin evrimi ilginç. Önceleri, yalnızca ağızları, elleri ve ayakları vardı. En geç gelişen organları ise kulakları oldu.
Vatandaşın evrimi ise, tam ters yönde: Önce kulakları çıktı. Ağız, dil ve gözler en son gelişen organlar olduğu için evrimleri tamamlanmadı henüz. O nedenle de devlet ile vatandaş arasında hep tek yanlı bir muhabbet süre geldi.

Osmanlı, sokaklarda davul tokmaklayarak dolaşan tellallar aracılığıyla, "Duyduk duymadık demeyiiiin!" diye aktarmış gönlünden geçeni. Bunu yaparken de, "Sayım suyum yok!" edasıyla konuşmuş hep. Tebaanın ise "duymadık" deme şansı hiç olmamış.
Cumhuriyet döneminde de çok farklı değil durum. Devlet söylemiş, ilan etmiş, buyurmuş, yasaklamış, ceza vermiş, ama hiç fikrini sormamış vatandaşın.

En çok bağıran en güçlü

Resmi kurumların binalarında dilek ve şikâyet kutuları olurdu bir zamanlar. İlk nerede, ne zaman, kim tarafından kondu, bilmiyorum. Ancak, o dilek ve şikâyet kutuları, varlığı bile unutulmuş birer aksesuar. Muhtemelen "medeni" bir yönetici tarafından düşünülmüş, sonra da moda haline gelmiş. Belki ilk zamanlar birkaç başvuru değerlendirilmişti. Sonra da anahtarın hangi odacıya verildiği unutulmak suretiyle kendi haline terkedildi, bir demirbaş olarak yaşadı, muhtemelen bir sonraki tamirat tadilat sırasında da sökülüp hurdalığa atıldı.

Yurttaşının sesine bu derecede sağır devletler, emrederken ve yasaklarken alabildiğine gür bir sesle konuşurlar. Erk, gücünü kanıtlamak, korkutmak, çatlak sesleri daha yüksek bir sesle bastırmak zorundadır. Vahşi doğaya da baktığımızda aynı tabloyu görürüz: Güçlü olan, en yüksek, en çirkin, en korkutucu sesi çıkaran hayvandır ki, genellikle sürüye de o liderlik eder.

"Vatandaş Türkçe konuş!" diyen Cumhuriyet Halk Partisi, "Yeter! Söz milletin!" diyerek halkın karşısına çıkan Demokrat Parti'ye kaptırmıştı iktidarı. Aradan 50 yılı aşkın zaman geçti. Devlet, artık, nüfus sayımına katılması için vatandaşına emretmek yerine, onu ikna etmeye çalışıyor. Hatta daha da ileri giderek, sayım anlamındaki 'sayılma' ile, saygıya konu olan 'sayılmayı' cinaslı bir biçimde kullanarak özsaygımızı kışkırtıyor.

Yurttaşla doğrudan bir seçme seçilme ilişkisi içinde olduğu için, merkezi otoriteye göre daha hızlı yol alan yerel yönetimler ise, bu tek yanlı iletilerde adeta çığır açtılar.

"Şehir bir yazıdır"

"Çiçekleri koparma!", "Çimlere basmak yasaktır" türünden emir kipi içeren yasakçı cümleler, yerini yavaş yavaş "rica eden", ikna etmeye çalışan cümlelere bıraktı. "Çiçek dalında güzeldir", öyleyse koparılmasa iyi olur... Kente ve kentliye hizmet ederken geçici olarak çevreye verdiği rahatsızlıktan ötürü özür dileyen ilk belediye başkanı Murat Karayalçın olmuştu. Hatta daha da ileri giderek, metro çalışmaları ve park-bahçe düzenlemeleri sırasında bir yerden söktürdüğü ağaçları başka bir parka diktiren Karayalçın, halkı bilgilendirme sorumluluğuyla "ağaçların öteki parka tayin edildiğini" duyurmuştu. Sonra o da moda oldu, özür yazıları tabela kirliliği yaratmaya başladı.

Şimdilerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin park ve bahçelere koyduğu küçük tabelalarda ise şöyle şeyler yazıyor:

"Biliyoruz, siz çöpünüzü çöp kutusuna atarsınız. Ya yanınızdakiler?"

"Biliyoruz, siz burada ateş yakmazsınız. Ya yanınızdakiler?"

Göstergebilim öğrencilerini bütün bir yıl uğraştırmak istiyorsanız, bu cevherleri ödev olarak verebilirsiniz. O yazıyı okuyan tüm kişileri iletinin muhatabı olarak düşündüğünüzde, ortaya tuhaf sahneler çıkıyor: Söz gelimi ben okuduğumda, "Evet, onlar biliyor ki, ben çöpleri çöp kutusuna atarım. Burada da ateş yakmam! Ya yanımdakiler?"

Tam bu sırada aynı yazıyı okuyan "yanımdaki" de içinden aynı şeyleri geçiriyor ve ağır ağır biribirimize dönüyoruz: Ta ta ta taaaam!

Acaba belediye her yere böyle tabelalar koyarak, aklınca, beni, kendisiyle (yanımdakilere karşı) işbirliği yapmaya mı kışkırtıyor? Ya da kollektif bir sorumluluk duygusu yaratmak için benim gururumu okşayarak, kendisinin yerine çevreyi denetleme görevini üstlenmemi -en azından- paylaşmamı mı bekliyor?

Ama her durumda, yanımdakilerle bizi birbirimize düşürmüyor mu?"

Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye...

"Ve Şehir Hatları Vapurları ile iskelelerde, ilk gördüğüm günden bu yana tüylerimi diken diken eden bir afiş. Afiş, bize göre sağ üst köşeden giren bir el ile birkaç sözcükten oluşuyor. El, afişe aitmiş gibi durmuyor. Sanki, orayı basmış, işgal etmiş, adam dövmeye gelmiş, birkaç saniye sonra dayak yiyecekmişsiniz gibi gibi bir his uyandırıyor. Yazı, bu terörize eden atmosferi büyük bir başarıyla tamamlıyor:

"Biz temizliğin önemini biliyoruz. Peki ya siz?"

Gözünüzün içine sokulmak üzere uzatılmış parmağın, aslında kıllı bir elin uzantısı olduğu ve eğer orada belirtilen uyarıları kale almazsanız, söz konusu elin, sıkı bir yumruk ya da okkalı bir tokat olarak bir yerlerinize inebileceği hissi başarıyla yaratılmış. Afişin sağ üst köşesine, şu ünlü "Cumhuriyet'in 75'inci Yılı" logosu konmuş. Logonun, parmağını gözümüzün içine sokan adamın ceketinin yenine gelmesi tesadüf mü, bilemeyiz. Ama, ceket bir anda bir üniforma gibi oluvermiş. 75 yıllık Cumhuriyet'in yurttaşıyla kurduğu ilişkinin alametifarikası gibi.

Bu afişi hazırlayan, hazırlatan, beğenip onaylayan, sonra da vapurlara astıran kişilerden birinin oğlu olmadığım için ne kadar şanslıyım... Tersini düşünsenize... Maazallah!

Bu sizli bizli muhabbet, alenen bölücülük! Suç duyurusunda bulunuyorum. Kim biliyor, kim bilmiyor, temizliğin önemini? Açıklansın. "Biz" dedikleri kim? "Siz" dedikleri kim?

Erk, dilini, söylemini ne kadar geliştirebilir? Sanırım ancak, kendisi kadar! Devlet de ülkeyi; belediye de şehri ancak kendisi kadar geliştirebilir.

Roland Barthes, "Şehir bir söylemdir; bu söylem de gerçekten bir dildir: Şehir, sakinleriyle konuşur; biz, içinde bulunduğumuz kenti konuşuruz; bunu da orada yaşayarak, orada dolaşarak, ona bakarak yaparız," diyor.

Edip Cansever de şiirce söylüyor: "Ah güzel Ahmet Abim benim/İnsan yaşadığı yere benzer/O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/Suyunda yüzen balığa/Toprağını iten çiçeğe/Dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine/...Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir/Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları/...Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi..."

Bizim şehirlerimiz, bize benziyor, biz de şehirlerimize... Biz ne kadar şehirliysek, şehirlerimiz de o kadar şehir ancak!

Bizim şehirlerimiz de bizimle konuşuyor: Biz hangi dilden anlıyorsak, o dilden konuşuyor. Biz hangi jargonu kullanıyorsak birbirimize karşı, şehrimize karşı, şehirlerimiz de o jargondan sesleniyor bize... Devlet de öyle... Bize, anladığımız dilden konuşuyor.

Kulağımıza gelen uğultu, gürültü, patırtı başka neyin sesi ola ki!


*Saadet anlamında

29/07/2001 Tarihli Radikal İki'de yayınlandı.