13/01/2002
MEHMET DEMİR (Arşivi)
90'lılar kimdi? Hayalleri nelerdi ve kim(ler) kırdı bu hayalleri? Sanem Soyarslan'ın Radikal İki'deki yazısını okuduktan sonra geriye kalan, bu soruların yanıtları değil, çok uzun süredir pek alışık, pek aşina olduğumuz kekre bir tat, hüzünlü bir iç geçirme, kısık sesli bir sayıklama ya da çok uzaklara değil, şöyle iki adım öteye bir dalıp gitme oldu.
Yazı hiçbir sorunun yanıtını vermediği için değil, sorduğu bütün soruların yanıtını bildiği için; bütün o yanıtları biz de bildiğimiz için. Yani, herkes her şeyin farkında olduğu için böyle. İnançsız bir "Allah'tan umut kesilmez" hali.
Sanem Soyarslan'ın sözleri, yazının sonundaki "peki biz 90'lılar dışarıdan nasıl görünüyoruz" sorusuna gerek kalmadan da kışkırtıcıydı yeterince. Bütün bir yazı boyunca, yaşama, insana, dünyaya dair bütün hayallerimizin enkaz altında kaldığı yıllarda, kendi kuşağımızı tanımlama, kendimizi anlatma, ama en önce de anlama çabalarımızı andım sık sık. "Biz de böyle demiştik", "yok, bizde böyle olmamıştı" türünden karşılaştırmalarla, iki kuşak (biz bir kuşak mıydık, bu sorunun yanıtını bulabilmiş miydik?) arasında gidip geldim.
80'lerin rengi yeşil
Belki çok toptancı bir ifade olacak ama, bizler, yani 12 Eylül ikliminde politik bir tutum takınmaya çabalayan gençler, 68'lilerinya da 78'lilerin yarattığı kuşak anlayışının tersine döndüğü bir dönemeçte sıkışıp kaldık. Çünkü biz, önceki kuşaklardan çok, kendi kuşağıyla çatışmak, mücadele etmek zorunda kalan, toplumuyla birlikte kuşağı içinde de yalnız ve ayrıksı kalan iyi huylu bir ur olarak yaşadık o dönemlerimizi. Belki de bu nedenle, bizim kuşağımız adına (80'liler mi demeli?) konuşabilecek insanlardan biri olmasam gerek.
Ancak, kuşağımızın bizi azınlıkta bırakan kesiminin de, hayata, dünyaya ya da kendine dair bir şeyler söyleme derdi hiç olmadı.
80'lerin tablosunda baskın renk, yeşildi. Önce askerî yeşil, ardından, ABD dolarının yeşili ve arasına karışmış İslamî yeşil. Toplum, hiç bu kadar esnek olmamıştı. Üzerinden bir tank geçtikten sonra formunu koruyabilmek, elastikiyet gerektiriyordu çünkü. O yüzdendir ki, bütün bir toplum lastik gibi esniyor, sünüyor, eziliyor, bırakınca eski haline geliyor, kırılmıyor, patlamıyor, çatlamıyordu. On yıldır bu terbiyeyle yetiştirilmiş gençler, yani bizim okul arkadaşlarımız, sıra arkadaşlarımız, Sanem'in sözünü ettiği "seçilme ve yerleştirilme" yarışının ilk galiplerini ve mağluplarını yetiştiren kuşağın üyeleriydi.
Yaşamanın, bir başkasının ölümüne bağlı olduğu en vahşi yarışın, yüreklerimizdeki ilk mikroplarını bulaştırdı bize bu rekabet. "Okuyabilmek için, dört kişiyi okulun dışında, yani kapıda, yani sokakta, kahvede, İş ve İşçi Bulma Kurumu'nun önünde bırakmak zorundayım!"
Mağluplar daha çok olduğu halde, bu yarışta galip gelmekten sevinç duyanlar, neden birilerinin mağlup olmak zorunda kaldığını anlayamayanlardan daha çoktu. İlk başta derin bir oh çekerek sevindiğimiz ferdi kurtuluşların, zaman içinde ağır bir yüke, taşınması güç bir sorumluluğa dönüşmesi, bizim "aptallığımız"dı elbette. Paçasını ya da kravatının ucunu birilerinin eline vermekten, kalemini, diplomasını satmaktan utananların sayısı ise, kendi ülkesinde Amerikan Doları'nın yükselmesine sevinmekten utanmayanların sayısından çok daha azdı. Umutlarımızı yitirecek, inançlarımızla başbaşa uzun bir yalnızlığa yazgılı olduğumuzu öğrenecek kadar az.
Kılıklar kıyafetler, sokaklar, meydanlar, vitrinler, tabelalar, ekranlar, gazeteler, banknotlar, muteber paralar, konuşmalar, sohbetler, sözcükler, dostluklar değişiyor, bizim ideallerimiz değişmiyordu. Değişen modaları "in" "out" karşıtlığıyla anmak "in" olduğunda, bizler çoktan "out" olmuştuk. Yaşıtlarımız, kuşak arkadaşlarımız, içinde bulunduğumuz "aymaz"lığa üzülecek, kızacak, bozulacak kadar bile ilgili değillerdi bizlerle ve çevreleriyle. Onlar için kampüsleri dolduran jandarmalardı, tuttukları şeridin çizgileri. Düşük banketlerden, keskin dönemeçlerden, heyelan tehlikesinden korunmak ve kilitlendikleri hedefe sağ salim ulaşabilmek için en güvenilir kılavuzdu, devletin çizdiği sınırlar.
Biz ise, 70 yıllık binaların birer birer üzerimize yıkıldığı günlerde, öğrenci dernekleri, dergiler ve kantinlerde yaşadığımız yalnızlığı, yeni girişimlerin bol sigara dumanlı toplantılarında aşmaya çalışıyorduk.
Sanem'in kendi kuşağı için söyledikleri çok doğru ve yerinde: "Onların ruhunu büyük ölçüde şartlar belirledi, şartları değiştirmek için verdikleri mücadele ya da başkaldırı değil." Tıpkı bizler gibi!
Belki biz iyi huylu urlar, mücadele ve başkaldırı sözcüklerini cılız seslerle de olsa son telaffuz edenler olduk, uzun süredir.
Ben hâlâ kendimden umut kesmemek için, doğum yılıma bakıp 68'lilere bir selam yolluyorum. 90'lılara ise, müsaade ederseniz ben de aranızda olmak istiyorum, diyorum. Mücadelenin ve başkaldırının sözlüğümden çıkmasına izin vermiyorum. Bu sözcüklere şapka çıkaran her kuşağın üyesiyim.
13/01/2002 Tarihli Radikal İki'de yayınlandı.
14 Ocak 2002 Pazartesi
30 Temmuz 2001 Pazartesi
Ya benim "devletim" (*)
29/07/2001
MEHMET DEMİR (Arşivi)
Devletlerin evrimi ilginç. Önceleri, yalnızca ağızları, elleri ve ayakları vardı. En geç gelişen organları ise kulakları oldu.
Vatandaşın evrimi ise, tam ters yönde: Önce kulakları çıktı. Ağız, dil ve gözler en son gelişen organlar olduğu için evrimleri tamamlanmadı henüz. O nedenle de devlet ile vatandaş arasında hep tek yanlı bir muhabbet süre geldi.
Osmanlı, sokaklarda davul tokmaklayarak dolaşan tellallar aracılığıyla, "Duyduk duymadık demeyiiiin!" diye aktarmış gönlünden geçeni. Bunu yaparken de, "Sayım suyum yok!" edasıyla konuşmuş hep. Tebaanın ise "duymadık" deme şansı hiç olmamış.
Cumhuriyet döneminde de çok farklı değil durum. Devlet söylemiş, ilan etmiş, buyurmuş, yasaklamış, ceza vermiş, ama hiç fikrini sormamış vatandaşın.
En çok bağıran en güçlü
Resmi kurumların binalarında dilek ve şikâyet kutuları olurdu bir zamanlar. İlk nerede, ne zaman, kim tarafından kondu, bilmiyorum. Ancak, o dilek ve şikâyet kutuları, varlığı bile unutulmuş birer aksesuar. Muhtemelen "medeni" bir yönetici tarafından düşünülmüş, sonra da moda haline gelmiş. Belki ilk zamanlar birkaç başvuru değerlendirilmişti. Sonra da anahtarın hangi odacıya verildiği unutulmak suretiyle kendi haline terkedildi, bir demirbaş olarak yaşadı, muhtemelen bir sonraki tamirat tadilat sırasında da sökülüp hurdalığa atıldı.
Yurttaşının sesine bu derecede sağır devletler, emrederken ve yasaklarken alabildiğine gür bir sesle konuşurlar. Erk, gücünü kanıtlamak, korkutmak, çatlak sesleri daha yüksek bir sesle bastırmak zorundadır. Vahşi doğaya da baktığımızda aynı tabloyu görürüz: Güçlü olan, en yüksek, en çirkin, en korkutucu sesi çıkaran hayvandır ki, genellikle sürüye de o liderlik eder.
"Vatandaş Türkçe konuş!" diyen Cumhuriyet Halk Partisi, "Yeter! Söz milletin!" diyerek halkın karşısına çıkan Demokrat Parti'ye kaptırmıştı iktidarı. Aradan 50 yılı aşkın zaman geçti. Devlet, artık, nüfus sayımına katılması için vatandaşına emretmek yerine, onu ikna etmeye çalışıyor. Hatta daha da ileri giderek, sayım anlamındaki 'sayılma' ile, saygıya konu olan 'sayılmayı' cinaslı bir biçimde kullanarak özsaygımızı kışkırtıyor.
Yurttaşla doğrudan bir seçme seçilme ilişkisi içinde olduğu için, merkezi otoriteye göre daha hızlı yol alan yerel yönetimler ise, bu tek yanlı iletilerde adeta çığır açtılar.
"Şehir bir yazıdır"
"Çiçekleri koparma!", "Çimlere basmak yasaktır" türünden emir kipi içeren yasakçı cümleler, yerini yavaş yavaş "rica eden", ikna etmeye çalışan cümlelere bıraktı. "Çiçek dalında güzeldir", öyleyse koparılmasa iyi olur... Kente ve kentliye hizmet ederken geçici olarak çevreye verdiği rahatsızlıktan ötürü özür dileyen ilk belediye başkanı Murat Karayalçın olmuştu. Hatta daha da ileri giderek, metro çalışmaları ve park-bahçe düzenlemeleri sırasında bir yerden söktürdüğü ağaçları başka bir parka diktiren Karayalçın, halkı bilgilendirme sorumluluğuyla "ağaçların öteki parka tayin edildiğini" duyurmuştu. Sonra o da moda oldu, özür yazıları tabela kirliliği yaratmaya başladı.
Şimdilerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin park ve bahçelere koyduğu küçük tabelalarda ise şöyle şeyler yazıyor:
"Biliyoruz, siz çöpünüzü çöp kutusuna atarsınız. Ya yanınızdakiler?"
"Biliyoruz, siz burada ateş yakmazsınız. Ya yanınızdakiler?"
Göstergebilim öğrencilerini bütün bir yıl uğraştırmak istiyorsanız, bu cevherleri ödev olarak verebilirsiniz. O yazıyı okuyan tüm kişileri iletinin muhatabı olarak düşündüğünüzde, ortaya tuhaf sahneler çıkıyor: Söz gelimi ben okuduğumda, "Evet, onlar biliyor ki, ben çöpleri çöp kutusuna atarım. Burada da ateş yakmam! Ya yanımdakiler?"
Tam bu sırada aynı yazıyı okuyan "yanımdaki" de içinden aynı şeyleri geçiriyor ve ağır ağır biribirimize dönüyoruz: Ta ta ta taaaam!
Acaba belediye her yere böyle tabelalar koyarak, aklınca, beni, kendisiyle (yanımdakilere karşı) işbirliği yapmaya mı kışkırtıyor? Ya da kollektif bir sorumluluk duygusu yaratmak için benim gururumu okşayarak, kendisinin yerine çevreyi denetleme görevini üstlenmemi -en azından- paylaşmamı mı bekliyor?
Ama her durumda, yanımdakilerle bizi birbirimize düşürmüyor mu?"
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye...
"Ve Şehir Hatları Vapurları ile iskelelerde, ilk gördüğüm günden bu yana tüylerimi diken diken eden bir afiş. Afiş, bize göre sağ üst köşeden giren bir el ile birkaç sözcükten oluşuyor. El, afişe aitmiş gibi durmuyor. Sanki, orayı basmış, işgal etmiş, adam dövmeye gelmiş, birkaç saniye sonra dayak yiyecekmişsiniz gibi gibi bir his uyandırıyor. Yazı, bu terörize eden atmosferi büyük bir başarıyla tamamlıyor:
"Biz temizliğin önemini biliyoruz. Peki ya siz?"
Gözünüzün içine sokulmak üzere uzatılmış parmağın, aslında kıllı bir elin uzantısı olduğu ve eğer orada belirtilen uyarıları kale almazsanız, söz konusu elin, sıkı bir yumruk ya da okkalı bir tokat olarak bir yerlerinize inebileceği hissi başarıyla yaratılmış. Afişin sağ üst köşesine, şu ünlü "Cumhuriyet'in 75'inci Yılı" logosu konmuş. Logonun, parmağını gözümüzün içine sokan adamın ceketinin yenine gelmesi tesadüf mü, bilemeyiz. Ama, ceket bir anda bir üniforma gibi oluvermiş. 75 yıllık Cumhuriyet'in yurttaşıyla kurduğu ilişkinin alametifarikası gibi.
Bu afişi hazırlayan, hazırlatan, beğenip onaylayan, sonra da vapurlara astıran kişilerden birinin oğlu olmadığım için ne kadar şanslıyım... Tersini düşünsenize... Maazallah!
Bu sizli bizli muhabbet, alenen bölücülük! Suç duyurusunda bulunuyorum. Kim biliyor, kim bilmiyor, temizliğin önemini? Açıklansın. "Biz" dedikleri kim? "Siz" dedikleri kim?
Erk, dilini, söylemini ne kadar geliştirebilir? Sanırım ancak, kendisi kadar! Devlet de ülkeyi; belediye de şehri ancak kendisi kadar geliştirebilir.
Roland Barthes, "Şehir bir söylemdir; bu söylem de gerçekten bir dildir: Şehir, sakinleriyle konuşur; biz, içinde bulunduğumuz kenti konuşuruz; bunu da orada yaşayarak, orada dolaşarak, ona bakarak yaparız," diyor.
Edip Cansever de şiirce söylüyor: "Ah güzel Ahmet Abim benim/İnsan yaşadığı yere benzer/O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/Suyunda yüzen balığa/Toprağını iten çiçeğe/Dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine/...Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir/Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları/...Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi..."
Bizim şehirlerimiz, bize benziyor, biz de şehirlerimize... Biz ne kadar şehirliysek, şehirlerimiz de o kadar şehir ancak!
Bizim şehirlerimiz de bizimle konuşuyor: Biz hangi dilden anlıyorsak, o dilden konuşuyor. Biz hangi jargonu kullanıyorsak birbirimize karşı, şehrimize karşı, şehirlerimiz de o jargondan sesleniyor bize... Devlet de öyle... Bize, anladığımız dilden konuşuyor.
Kulağımıza gelen uğultu, gürültü, patırtı başka neyin sesi ola ki!
*Saadet anlamında
MEHMET DEMİR (Arşivi)
"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi."
Kanunî Sultan Süleyman
Devletlerin evrimi ilginç. Önceleri, yalnızca ağızları, elleri ve ayakları vardı. En geç gelişen organları ise kulakları oldu.
Vatandaşın evrimi ise, tam ters yönde: Önce kulakları çıktı. Ağız, dil ve gözler en son gelişen organlar olduğu için evrimleri tamamlanmadı henüz. O nedenle de devlet ile vatandaş arasında hep tek yanlı bir muhabbet süre geldi.
Osmanlı, sokaklarda davul tokmaklayarak dolaşan tellallar aracılığıyla, "Duyduk duymadık demeyiiiin!" diye aktarmış gönlünden geçeni. Bunu yaparken de, "Sayım suyum yok!" edasıyla konuşmuş hep. Tebaanın ise "duymadık" deme şansı hiç olmamış.
Cumhuriyet döneminde de çok farklı değil durum. Devlet söylemiş, ilan etmiş, buyurmuş, yasaklamış, ceza vermiş, ama hiç fikrini sormamış vatandaşın.
En çok bağıran en güçlü
Resmi kurumların binalarında dilek ve şikâyet kutuları olurdu bir zamanlar. İlk nerede, ne zaman, kim tarafından kondu, bilmiyorum. Ancak, o dilek ve şikâyet kutuları, varlığı bile unutulmuş birer aksesuar. Muhtemelen "medeni" bir yönetici tarafından düşünülmüş, sonra da moda haline gelmiş. Belki ilk zamanlar birkaç başvuru değerlendirilmişti. Sonra da anahtarın hangi odacıya verildiği unutulmak suretiyle kendi haline terkedildi, bir demirbaş olarak yaşadı, muhtemelen bir sonraki tamirat tadilat sırasında da sökülüp hurdalığa atıldı.
Yurttaşının sesine bu derecede sağır devletler, emrederken ve yasaklarken alabildiğine gür bir sesle konuşurlar. Erk, gücünü kanıtlamak, korkutmak, çatlak sesleri daha yüksek bir sesle bastırmak zorundadır. Vahşi doğaya da baktığımızda aynı tabloyu görürüz: Güçlü olan, en yüksek, en çirkin, en korkutucu sesi çıkaran hayvandır ki, genellikle sürüye de o liderlik eder.
"Vatandaş Türkçe konuş!" diyen Cumhuriyet Halk Partisi, "Yeter! Söz milletin!" diyerek halkın karşısına çıkan Demokrat Parti'ye kaptırmıştı iktidarı. Aradan 50 yılı aşkın zaman geçti. Devlet, artık, nüfus sayımına katılması için vatandaşına emretmek yerine, onu ikna etmeye çalışıyor. Hatta daha da ileri giderek, sayım anlamındaki 'sayılma' ile, saygıya konu olan 'sayılmayı' cinaslı bir biçimde kullanarak özsaygımızı kışkırtıyor.
Yurttaşla doğrudan bir seçme seçilme ilişkisi içinde olduğu için, merkezi otoriteye göre daha hızlı yol alan yerel yönetimler ise, bu tek yanlı iletilerde adeta çığır açtılar.
"Şehir bir yazıdır"
"Çiçekleri koparma!", "Çimlere basmak yasaktır" türünden emir kipi içeren yasakçı cümleler, yerini yavaş yavaş "rica eden", ikna etmeye çalışan cümlelere bıraktı. "Çiçek dalında güzeldir", öyleyse koparılmasa iyi olur... Kente ve kentliye hizmet ederken geçici olarak çevreye verdiği rahatsızlıktan ötürü özür dileyen ilk belediye başkanı Murat Karayalçın olmuştu. Hatta daha da ileri giderek, metro çalışmaları ve park-bahçe düzenlemeleri sırasında bir yerden söktürdüğü ağaçları başka bir parka diktiren Karayalçın, halkı bilgilendirme sorumluluğuyla "ağaçların öteki parka tayin edildiğini" duyurmuştu. Sonra o da moda oldu, özür yazıları tabela kirliliği yaratmaya başladı.
Şimdilerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin park ve bahçelere koyduğu küçük tabelalarda ise şöyle şeyler yazıyor:
"Biliyoruz, siz çöpünüzü çöp kutusuna atarsınız. Ya yanınızdakiler?"
"Biliyoruz, siz burada ateş yakmazsınız. Ya yanınızdakiler?"
Göstergebilim öğrencilerini bütün bir yıl uğraştırmak istiyorsanız, bu cevherleri ödev olarak verebilirsiniz. O yazıyı okuyan tüm kişileri iletinin muhatabı olarak düşündüğünüzde, ortaya tuhaf sahneler çıkıyor: Söz gelimi ben okuduğumda, "Evet, onlar biliyor ki, ben çöpleri çöp kutusuna atarım. Burada da ateş yakmam! Ya yanımdakiler?"
Tam bu sırada aynı yazıyı okuyan "yanımdaki" de içinden aynı şeyleri geçiriyor ve ağır ağır biribirimize dönüyoruz: Ta ta ta taaaam!
Acaba belediye her yere böyle tabelalar koyarak, aklınca, beni, kendisiyle (yanımdakilere karşı) işbirliği yapmaya mı kışkırtıyor? Ya da kollektif bir sorumluluk duygusu yaratmak için benim gururumu okşayarak, kendisinin yerine çevreyi denetleme görevini üstlenmemi -en azından- paylaşmamı mı bekliyor?
Ama her durumda, yanımdakilerle bizi birbirimize düşürmüyor mu?"
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye...
"Ve Şehir Hatları Vapurları ile iskelelerde, ilk gördüğüm günden bu yana tüylerimi diken diken eden bir afiş. Afiş, bize göre sağ üst köşeden giren bir el ile birkaç sözcükten oluşuyor. El, afişe aitmiş gibi durmuyor. Sanki, orayı basmış, işgal etmiş, adam dövmeye gelmiş, birkaç saniye sonra dayak yiyecekmişsiniz gibi gibi bir his uyandırıyor. Yazı, bu terörize eden atmosferi büyük bir başarıyla tamamlıyor:
"Biz temizliğin önemini biliyoruz. Peki ya siz?"
Gözünüzün içine sokulmak üzere uzatılmış parmağın, aslında kıllı bir elin uzantısı olduğu ve eğer orada belirtilen uyarıları kale almazsanız, söz konusu elin, sıkı bir yumruk ya da okkalı bir tokat olarak bir yerlerinize inebileceği hissi başarıyla yaratılmış. Afişin sağ üst köşesine, şu ünlü "Cumhuriyet'in 75'inci Yılı" logosu konmuş. Logonun, parmağını gözümüzün içine sokan adamın ceketinin yenine gelmesi tesadüf mü, bilemeyiz. Ama, ceket bir anda bir üniforma gibi oluvermiş. 75 yıllık Cumhuriyet'in yurttaşıyla kurduğu ilişkinin alametifarikası gibi.
Bu afişi hazırlayan, hazırlatan, beğenip onaylayan, sonra da vapurlara astıran kişilerden birinin oğlu olmadığım için ne kadar şanslıyım... Tersini düşünsenize... Maazallah!
Bu sizli bizli muhabbet, alenen bölücülük! Suç duyurusunda bulunuyorum. Kim biliyor, kim bilmiyor, temizliğin önemini? Açıklansın. "Biz" dedikleri kim? "Siz" dedikleri kim?
Erk, dilini, söylemini ne kadar geliştirebilir? Sanırım ancak, kendisi kadar! Devlet de ülkeyi; belediye de şehri ancak kendisi kadar geliştirebilir.
Roland Barthes, "Şehir bir söylemdir; bu söylem de gerçekten bir dildir: Şehir, sakinleriyle konuşur; biz, içinde bulunduğumuz kenti konuşuruz; bunu da orada yaşayarak, orada dolaşarak, ona bakarak yaparız," diyor.
Edip Cansever de şiirce söylüyor: "Ah güzel Ahmet Abim benim/İnsan yaşadığı yere benzer/O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/Suyunda yüzen balığa/Toprağını iten çiçeğe/Dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine/...Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir/Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları/...Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi..."
Bizim şehirlerimiz, bize benziyor, biz de şehirlerimize... Biz ne kadar şehirliysek, şehirlerimiz de o kadar şehir ancak!
Bizim şehirlerimiz de bizimle konuşuyor: Biz hangi dilden anlıyorsak, o dilden konuşuyor. Biz hangi jargonu kullanıyorsak birbirimize karşı, şehrimize karşı, şehirlerimiz de o jargondan sesleniyor bize... Devlet de öyle... Bize, anladığımız dilden konuşuyor.
Kulağımıza gelen uğultu, gürültü, patırtı başka neyin sesi ola ki!
*Saadet anlamında
29/07/2001 Tarihli Radikal İki'de yayınlandı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)